BİNLERCE TEŞEKKÜR…
Can güvenliğinizin olmadığı, okula yeni başlayan öğrencilerin hiç birinin Türkçe bilmediği, 123 öğrenci ve iki öğretmenli bir okulda görev yaptınız mı bilmiyorum.
Bundan 20 yıl önce bir Kasım ayında böyle bir yerde göreve başladım. Hiç tanımadığım, hiç bilmediği, örfü ve adetleri ile bana yabancı bir yer. En yakınınızdakilerin dahi “ Canından daha kıymetli değil ya, göreve başlamadan istifa et” demelerine rağmen gidip göreve başladım. İdealisttim. Beni bekleyen çocukların olduğunu, öğretmenlerini beklediklerini düşünüyordum. O güne kadar Ortaokula dahi hiç öğrenci göndermemiş olan Batman ilinin Kozluk İlçesinin Beybağı Köyü’nde göreve başladım. 123 öğrenciye iki öğretmen . Nedendir bilmem ama toplamı 72 olan 1.,2., ve 3. Sınıfları aldım daha görevimin ilk yılında.
İki dersliğimizin olması ve öğrencilerimizin çokluğu nedeniyle 2.ve 3. Sınıflarla sabah 5,1. Sınıflarla öğle 5 saat olmak üzere sabah toplam 10 saat ders yapıyordum. Birinci sınıf öğrencilerinin hiç Türkçe bilmeyişi işimi oldukça zorlaştırıyordu. Bize rehberlik yapacak bir öğretmen de yoktu. Çünkü diğer arkadaşım da benim gibi göreve yeni başlamıştı. 4 yıla yakın görev yapığım bu köyde bu süre zarfında hiç müfettiş gelmediği gibi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden bir yetkili dahi gelmemişti. Danışacak, rehberlik yapacak birilerini arıyorduk. Göreve başladıktan yaklaşık 6 ay sonra hafta sonunda Batman Öğretmenevi’nde tanıştığımız İlköğretim müfettişine durumumuzu aktardık. “Kendinizi yıpratmayın, hiç kimse sizlere madalya vermez” sözlerini hiç unutamıyorum. Düşüncelerime, inanışlarıma ters düşen bu anlayışı hiçbir zaman kabul etmedim.
Yukarıdaki olumsuzlukları durumun vehametini belirtmek için anlatmadım. Tam aksine tüm bu vehametlerin sonucunda elde edilen ürünün daha kıymetli olduğunu, insanı daha çok mutlu ettiğini belirtmek istiyorum. Zahmetsiz kazanılan, kazançların kıymeti olmaz. Zorluklar ve krizler istenilirse fırsatlara dönüştürülebilir düşüncesindeydim. Dört yıla yakın görev yaptığım bu süreler; benim öğretmenlikteki en huzurlu, en güzel, öğretmenlikte en çok haz duyduğum günler oldu.
Çoğu zaman kulenin tepesine çıkma yarışındaki kurbağaların çevresindeki olumsuzluklara aldırış etmeden yarışmayı tamamlayan sağır kurbağa oldum. Sağır kurbağa olmasaydım, benim hayallerimi çalacaklardı, sağır kurbağa olmasaydım idealistliğimi yıkacaklardı. Öğretmenlik kutsal bir meslektir. Kolay değildir. Hele de sınıf öğretmenliği.
Beybağı Köyü’nde görev yaptığım sürede bir gün dahi bizi üzmeyen, yemeksiz, susuz bırakmayan köy halkı ile ilgili hatıralarımı paylaşmak istedim.
Öğrencilerle ders işlerken 2.sınıfta okuyan Nafiz ismindeki öğrencinin isteksiz, derse karşı ilgisiz olduğunu fark ettim. Bu isteksizlik ve ilgisizliğin uzun süredir devam ettiğini bildiğimden; neden derse karşı ilgisiz olduğunu ve derslerine neden çalışmadığını sordum. Cevap vermemişti ya da verememişti. Bu şekilde devam ederse kendisini sınıfta bırakacağını söyledim ve yerine oturmasını istedim. Derse devam ederken Nafiz’in hıçkırıklara ağladığını fark ettim. Gözyaşlarını durdurmak mümkün değildi. Nafiz’in yanına yaklaşarak neden ağladığını sordum. Zar zor Türkçesi ile “ Öğretmenim ben karanlıktan çok korkarım. Akşam sınıfta kalırsam çok korkarım” dedi. Öğrencimle konuşmamdan anladım ki; Seni sınıfta bırakacağım sözünden o gece onu sınıfta tek başına bırakacağımı anlamıştı. Şimdi tebessümle anlattığım bu hatıramdan çok önemli dersler çıkarmıştım. Çocukların hayal dünyası ve düşünce dünyası benim aklıma gelmeyecek kadar geniş ve derindi. Onların düşünce dünyalarını anlamak için öncelikle çocuk olmak gerekiyordu. Bunun için de çocukların seviyesine inmek deyimini buradan yaşayarak öğrenmiştim. O 8 yaşındaki Nafiz bana çok şey öğretmişti. Öğretmenliğin kuru kurya anlatmak olmadığını, çocukların psikolojisini çok iyi bilmem gerektiğini öğretti. Bana öğretmenliği öğreten o güzel çocuk Nafiz sana teşekkürler…
İkinci örneğim o saf tertemiz olan masum güneydoğu inansı ile ilgili. Dedim ya 4 yıl aynı köyde görev yaptım. Bizi bir gün dahi aç, susuz bırakmayan bu insanlara şükranlarımı bir kez daha iletmek isterim. Etrafımıza bir bakalım lütfen. Kaç tane dostunuz, akrabanız, arkadaşınız sizi 4 yıl boyunca bir gün aç ve susuz bırakmadan sizinle ilgilenir. Saf, masum ve temiz güneydoğu insanını sever ve güvenirseniz sizin için yapmayacakları yoktur. İşte onlardan birisi olan Mehmet amca. Mehmet Erkuş zamanında köyün de muhtarlığını yapmış bilge bir insandı. Lojmanımızda ders sonrası plan yaparken, Mehmet amca bizleri ziyarete gelmişti. Çaylar içilmiş, sohbet bitiminde Mehmet amca ayrılmak üzere izin istemişti. O sırada ders planı yaparken kullandığım “kalemimi bulamıyorum” demiştim. Mehmet amcanın ses tonu birden değişti. “ O kalemi bulmadan buradan ayrılmayacağım” dedi. Bizim su-i zan’a tevessül ederek kalemi kendisini aldığını düşünebileceğimizi belirtti. Aman Allah’ım bu ne derin düşünce idi. Giyimine baktığımda çok da bakımlı olmayan, salt anlamda sadece bir köylü olan ama düşünce dünyası derya olan bir Mehmet amca bana çok şeyler öğretmişti. Bir süre sonra da kalemi bulmuştuk ve Mehmet amcayı uğurladık. Günümüzde ülkeyi bölmek ve sırf güneydoğulu olduğu için toptan bu insanlarımızı yok sayalım diyenlere seslenmek istiyorum. Eminim ki oralarda Mehmet amca gibi nice bilge insanlar var. Eminim ki bu insanlara güven verdiğimiz zaman sizin için yapmayacakları yoktur. Ve onlardan öğreneceğimiz çok şeyler var.
Dört yılın sonunda o köyden o zamana kadar ortaokula giden öğrenci hiç yok iken; üniversiteyi bitirmiş, mühendis, öğretmen, imam ve memur olan öğrencilerimiz oldu. Halen onlarla görüşürüm Binikiyüz kilometre uzaklıktan kendisini ziyaret eden öğrencilerini gören öğretmenden daha mutlu kim olabilir.
Sana binlerce teşekkür; bana içtenliği, onuru, paylaşmayı, her şeye rağmen dürüst olmayı kısacası insan olmayı öğreten Mehmet amca…
Sana binlerce teşekkür; bana öğretmenliği öğreten, küçük dünyası büyük olan öğrencim Nafiz…
Sana binlerce teşekkür; emeğimin en güzel karşılığı olarak birer meslek sahibi olup bu ülkeye hizmet eden vefalı öğrencilerim…
Sizlere binlerce teşekkür, yüreğimin en derin yerlerinde sakladığım, çayını, ayranını içtiğim, ekmeğini yediğim güneydoğulu Beybağı halkı…
Fatih BAŞAK